MİLLÎ KARAKTER
MESELESİ
Hangi millete mensup olurlarsa olsunlar milliyetçiler, ait oldukları ulusu “millî karakter” gibi kavramlarla yüceltme eğilimi gösterirler. Her milletin kendine özgü bir karaktere sahip olduğu tezi aslında pek de yanlış sayılmaz. Yanlış olan, önce herşeyiyle olumlu bir karakter tanımı yapılması ve sonra da ona değişmezlik atfedilmesidir. Oysa milletler sürekli bir değişim yaşarlar. Sosyoloji disiplini bu değişme olgusunu “sosyal değişme” adı altında inceler.
Giddens, sosyal değişmenin başlıca etkenlerinin üç başlık altında özetlenebileceğini belirtir: Fizikî (doğal) çevre, siyasî yapı ve kültürel faktörler. Fizikî çevre insanların toplumsal teşkilatlanması üzerinde genellikle etkilidir. Bu, insanların yaşam biçimlerini hava durumunu göz önüne alarak belirlemek zorunda oldukları çok katı çevre şartlarında en açık biçimde görülür. Kutup bölgelerinde yaşayan insanların alışkanlık ve uygulamaları, tropikal bölgelerdekilerden farklı olmak zorundadır. (1)
Sosyal değişmede etkili olan kültürel faktörleri ise din, düşünce akımları ve inanç biçimleri vs. oluşturur. Din ya da belirli bir fikir akımı sosyal yaşamda muhafazakâr veya yenilikçi bir güç olabilir. Giddens, kültürel faktörler genel başlığı altında liderliğin etkisini de dikkate alır. Ona göre, liderler dünya tarihinin bazı aşamaları ve tezahürleri üzerinde çok büyük etkiye sahip olmuşlardır. (2) Siyasî yapı da toplumsal değişmenin yönünü belirler. Siyasal katılımın önünün kesildiği, adaletin yerini zulmün aldığı bir ortamda siyasî istikrarsızlık yaşanması kaçınılmazdır.
Sosyal değişmenin bu üç unsuru, bir toplumun sahip olduğu karakterin belirli bir andaki fotoğrafını da verir. Mesela baskıcı bir rejimin mevcut olduğu bir ülkede halk ya isyan edecek ya da bunu kabullenecektir. İlki yaşandığında otorite tanımazlığın bir tabiat haline gelmesi tehlikesi yaşanır. İkinci durum daha kötüdür, zamanla insanlar köle ruhlu hale gelirler.
Millî karakterden söz edildiğinde tarihe atıfta bulunmak, gerçeklerle yüzleşmekten kaçınmanın sonucudur. Toplumlar değiştiğine göre toplumsal karakter de değişecektir ve önemli olan, içinde bulunulan andaki durumdur.
Sosyal değişmede etkili olan faktörlerin en değişmez görüneni fizikî (doğal) çevredir. Doğal çevrenin insan toplumu üzerindeki etkisini ilk açıklayanın Hippocrates olduğu ileri sürülmektedir. (3) Aristo, “Politika” adlı eserinde, onun “Havalar, Sular ve Yerler” kitabından yararlanarak, iklimin insan kişiliği ve sağlığı üzerindeki etkisi üzerinde durur: “Soğuk bölgelerde yaşayan ırklar ve Avrupa’dakiler cesaret ve tutkuyla doludurlar, fakat beceri ve beyin güçleri biraz kıttır; bundan ötürü, genellikle bağımsız kalabilmelerine karşın, siyasal birlikleri ve başkalarına egemen olma yetenekleri yoktur. Öte yandan, Asyalı ırkların hem beyinleri hem de becerileri vardır, ama cesaret ve iradeleri eksiktir; bu nedenle hep köleleştirilir ve uyruk olarak kalırlar. Coğrafyaca orta bir durumda bulunan Hellen ırkı ise her ikisinden de bir ölçüde pay almıştır.” (4)
Aristo’nun yaklaşımını bir aşama daha ileriye götüren isim İbn Haldun’dur. (5) Her ne kadar çevrenin düşünce üzerindeki etkisi İbn Haldun’dan önce es-Sakkakî ve Mesudî tarafından ifade edilmişse de, İbn Haldun’un eseri bu konuda çok ileridir. Mesudî “Tenbih” adlı kitabında İbn Haldun’dan dört yüz yıl önce bir ulusun yasaları ile dini, iktisadiyatı, coğrafyası ve komşularının durumu arasında etkileşim olduğunu yazmıştır. (6) Ancak, İbn Haldun bu alanda seleflerini aşmıştır. (7)
İbn Haldun, sosyal değişme olgusuna ve buna bağlı olarak sabit bir millî karakter olamayacağına işaret
Ancak, Lacoste’nin de ifade ettiği gibi, İbn Haldun iklim koşullarının etkisini abartmaz: “İbni Haldun, birçok bölümde, Montesquieu’yü haber veren bir anlayış ortaya koyarak, doğal iklim koşullarının etkisine parmak basar, ancak fizik etkenleri toplumların yaşamında temel etken olarak görmeye yanaşmaz. Aynı biçimde ırkla ilgili verilerin de belirleyici bir etkisi olduğunu
Aristo ve İbn Haldun’un iklimle toplumsal karakter arasında kurduğu ilişki Batı’da Bodin ve Montesquieu tarafından yeniden ele alınmıştır. “Montesquieu ‘Yasaların Ruhu’ adlı eserinde, soğuk bölgelerle sıcak bölgeleri karşılaştırmış, İbn Haldun gibi, soğuk iklimlerde çalışkan ve güven duygusuna sahip kişilerin, sıcak bölgelerde ise daha az çalışkan ve sinirli kişilerin bulunduğunu belirtmiştir. (12) Montesquieu şunları yazar: “Büyük bir sıcaklık insanların gücünü ve yiğitliğini gevşetir, buna karşılık, soğuk iklimlerde az-çok bir beden ve ruh gücü vardır ki insanları uzun, zahmetli, büyük ve cüretli hareketleri başarabilecek hale koyar.” Öte yandan, “sıcak iklimlerin halklarındaki korkaklığın bunları hemen her zaman köle haline sokuşuna, soğuk iklimler halklarındaki yiğitliğin de bunları hür tutuşuna şaşmamak gerekir.” Buna bağlı olarak kölelik de iklimle ilişkilendirilmektedir: “İnsanlar zahmetli bir ödevi yapmağa ancak ceza korkusuyla zorlanabilir, demek ki oralarda kölelik, akla daha az itici gelir.” (13) Öte yandan Bodin de, sıcak iklimlerde yaşayanların entelektüel meziyetlerinin enerji bakımından olan eksikliklerini karşıladığını ve bunun da yine iklimden kaynaklandığını öne sürmüştür. (14) Montesquieu kıta ve ada sakinleri arasında farklılık olacağını da öne sürer. Bu konuda şöyle der: “Adalar halkı, kıtalar halkına göre hürlüğe daha çok düşkündür. Deniz, adaları büyük imparatorluklardan ayırır, tiranlık da oralara diş geçiremez. Fatihler deniz tarafından durdurulur. Adalılar fethin içinde erimezler ve kanunlarını daha kolaylıkla muhafaza ederler.” (15)
Buna karşılık Montesquieu, coğrafî şartların etkisini abartmakla suçlanmıştır: “Montesquieu... Doğal kaynaklarla, hatta toprağın yapısı ile siyasal rejim arasında doğrudan bağlantı bulunduğunu öne sürüyor: ‘Afrika toprağının kısırlığı halk tarafından sevilen bir hükümeti,
Toynbee’nin “meydan okuma” (challenge) kuramı da yine coğrafyayla ilgilidir. O, insanın, ortamıyla olan ilişkilerinin, yalnızca, ortamın zorunlu kıldığı doğal çizgide ilerleyerek gelişmediği, aksine ortama tepki gösterme yoluyla geliştiği düşüncesini ortaya attı. Ona göre, kolaylık uygarlığın zararınadır; uygarlık, ortamdan gelen düşmanlıkla uyarılır. (19) Braudel, demografik ve sosyokültürel etkenler kadar fizik çevrenin de Akdeniz bölgesinin özgül tarihsel gelişmesinin temellerini oluşturduğunu öne sürerken benzer bir yaklaşım sergilemiştir. Ona göre, tarihte yaşananları anlamak için yiyecek kaynaklarına, öteki kaynaklara ve yerel konuma bakmak gerekir. (20)
İlk defa sistemli bir uluslararası ilişkiler teorisi geliştiren Morgenthau da “ulusal güç” kavramı çerçevesinde coğrafyaya atıfta bulunmuştur. Ulusal gücün öğelerini niceliksel/somut ve nceliksel/soyut olarak ikiye ayıran Morgenthau’ya göre coğrafya, doğal kaynaklar, endüstriyel kapasite, askeri hazırlık derecesi ve nüfus somut (müşahhas) öğeleri oluşturur. Coğrafî konumun etkisine Avrupa “güç dengesi” sistemi içinde İngiltere’nin oynadığı rolü örnek gösterir. Manş Denizi ile Avrupa’dan ayrılması, İngiltere’nin “dengeleyici devlet” rolünü oynamasını kolaylaştırmıştır. Morgenthau’nun bu yaklaşımı çerçevesinde doğal kaynakların etkisini açıklayan en önemli örnek petroldür. Morgenthau, ulusal gücün niteliksel öğelerini ise millî karakter, ulusal moral, diplomasinin niteliği ve hükümetin niteliğinin oluşturduğunu öne sürer. Millî karakter, Amerikalılar’ın bireysel girişimciliğinde ve Almanlar’ın disiplinliliğinde olduğu gibi belirli bir toplumun tipik özellikleridir. Morgenthau, millî karakterin izlenen dış politikalara yansıdığını da öne sürer. Ulusal moral ise, bir toplumun kendi hükümetinin dış politikasını savaş ve barışta desteklemesindeki kararlılık derecesidir. (21)
Bununla birlikte, ulusal karakter olarak nitelendirilen özellikler, bakış açısına göre olumlu veya olumsuz değerlendirme konusu olabilmektedir. Mesela Almanlar’ın disiplinliliği bazılarına göre insanlık dışıdır: “Almanlar gayretli bir biçimde itaatkârdır. Dünyadaki en az felsefî şey olan güce saygı ve bu saygıyı hayranlığa dönüştüren korkuyu açıklamak için felsefî akıl yürütmeler kullanırlar.” (22)
Amerikan coğrafyacısı Bowman, coğrafî faktörlerin etkisinin bir zihinsel inşa olduğunu öne sürerek, millî karakter ile doğal çevre arasında kurulan ilgiyi kültürel faktörlere indirgemiştir: “Ömrüm boyunca insanlara, doğal ortamın, onlar için, bunda görmek istedikleri şeyden başka bir anlam taşımadığını izah için didindim durdum.” (23) Fakat, Duverger’ye göre, bu tesbit mübalağalıdır; ona göre, doğal ortamın, onun algılanış biçiminden ayrı olarak kendine has gerçekliği vardır. Duverger, bu algılayış biçimlerinin yine çok önemli bir rol oynadıklarını inkar etmez. (24)
Hayes, millî karakter kavramının, yaygınlaşmasını büyük ölçüde Sosyal Darwinizm’e, yani “varlık mücadelesi ve en sağlıklının hayatta kalması”na ilişkin biyolojik doktrinin beşerî konulara uyarlanması çabasına borçlu olduğunu öne sürer. Farklı ırkların birbirlerinden nerede ayrıldığı ve hangisinin hayatta kalmasını sağlayacak ölçüde sağlıklı olduğu sorunu iki yöntemin birleştirilmesiyle çözüldü. Bu yöntemlerden ilki, zihnî ve manevî özelliklerine göre ırkları üstün ve aşağı diye ayırmaktı; ikincisi ise, fizikî görünümü dikkate almaktı. Görünüşe göre, bu yöntemlerin bileşimi, Fransızlar karşısında zafer kazanan Almanlar’ın cesur ve üstün bir ırka mensup olduğunu ‘bilimsel olarak’ teyid ediyordu. Dolayısıyla, enerji ve cesaret gibi ‘Alman’ vasıfları sergileyen birisi bu ırktandı; tersinden yola çıkıldığında da, yaygın Kuzey Alman fizikî görünümünde, yani uzun boylu, sarışın, mavi gözlü ve uzun kafalı olan birisi de üstün cesaret ve zekâ vasıflarına sahip demekti. Bu, Alman milliyetçiliğini teyid ediyor ve ona olan güveni tazeliyordu. Hayes’in ifadesiyle bu “efsane”yi Comte de Gobineau ile Gustave Le Bon yaydılar. (25)
Günümüzde bu alanda varılan sonucu, bir bilim adamının şu cümlesi özetlemektedir: “... bu örneklerin, yine de bizi doğal çevre koşullarının insan üzerinde, devletin kuruluş ve gelişmesinde, uluslararası ilişkilerde değişmez faktörler olduğu hususunda bir yargıya sürüklemesi oldukça güçtür.” (26)
‘İnsan’ unsurunu dikkate almayan, ‘fert’ düzeyinde çözümler sunamayan bir yaklaşım, ‘toplum’ düzeyinde de umut vaat edemez. Milliyetçilik, fertlerin ‘olgunlaştırılması’ gerçeğini göz ardı eder; çünkü “millî öz”, “millî karakter” vs. gibi kavramları öne sürerek bu sorunu çözülmüş
Bireylerin sigara, içki ve kimi zaman da uyuşturucunun kıskacında ufalandığı, müstehcen yayınların ve fuhşun toplumu yozlaştırdığı, yığınların magazin ve sporla uyuşturulduğu, aile kurumunun zayıflatıldığı, siyasetin aldatmacaya dönüştüğü, edebiyatın edepten koptuğu, zenginleşmenin soygunculukla eşanlamlı hale geldiği, dürüstlüğün yeteneksizlik sayıldığı bir ortamda abartılı (ya da hayalî) millî karakter söylemine sarılmak, karakter zaafiyetini gözlerden kaçırma hokkabazlığı yapmak ve çare arayışlarının önünü tıkamaktan başka bir sonuç veremez.
Notlar:
1. Anthony Giddens, Sociology, 2nd ed.,
2. A.g.e., ss. 658, 659.
3. Muhammed Muslihiddin, İslam ve Sosyoloji, İstanbul 1987, s. 39.
4. Aristoteles, Politika, çev. M. Tunçay, 4. b., İstanbul 1993, s. 207.
5. Ahmet Taner Kışlalı, Siyaset Bilimi, 3. b.,
6. Gustave E. Von Grunebaum, Medieval Islam, 2nd ed., 1953, ss. 339-340, dn. 39’dan aktaran Ümit Hassan, İbn Haldun’un Metodu ve Siyaset Teorisi, 2. b., İstanbul 1998, s. 156, dn. 155.
7. Huriye Tevfik Mücahid, Farabi’den Abduh’a Siyasi Düşünce, çev. V. Akyüz, İstanbul 1995, ss. 197,198.
8. Ziyaeddin Fahri Fındıkoğlu, İbni Haldun, İstanbul 1940, s. 74.
9. Hilmi Ziya Ülken, İbni Haldun, İstanbul 1940, ss. 138-139.
10. Fındıkoğlu, a.g.e., ss. 71, 72.
11. Yves Lacoste, İbni Haldun, çev. M. Sert, İstanbul 1993, s. 175.
12. Esat Çam, Siyaset Bilimine Giriş, İstanbul, t. y., s. 22.
13. Maurice Duverger, Politikaya Giriş, çev. S. Tiryakioğlu, 3. b., İstanbul 1978, s. 55.
14. A.g.e., s. 55.
15. A.g.e., s. 59.
16. Kışlalı, a.g.e., s. 29.
17. A.g.e., s. 54.
18. Maurice Duverger, Siyaset Sosyolojisi, çev. Şirin Tekeli, 2. b., İstanbul 1982, s. 75.
19. Fernand Braudel, Tarih Üzerine Yazılar, çev. M. Ali Kılıçbay,
20. Ronald Cohen, “Devletin Kökenleri-Yeniden Değerlendirme”, Erken Devlet, ed. H. J. M. Claessen ve P. Skalnik, çev. A. Şenel,
21. Hans J. Morgenthau, Politics Among Nations,
22. J. A. C. Brown, Siyasal Propaganda, çev. Y. Yazar, İstanbul 1992, s. 66.
23. Duverger, Politikaya Giriş, s. 62; Duverger, Siyaset Sosyolojisi, ss. 75-76.
24. Duverger, Politikaya Giriş, s. 62.
25. Carlton J. H. Hayes, Milliyetçilik: Bir Din, çev. M. Çiftkaya, İstanbul 1995, ss. 150, 151.
26. Kamil Günel, Coğrafyanın Siyasal Gücü, 2. b., İstanbul 1997, s. 27.
PARÇALANMANIN MOTORU
Avrupa’da tahsil görürken, sosyoloji ve psikoloji öğrencileri arayan bir araba fabrikasına iş için başvurmuştu. Şirketin halkla ilişkiler görevlisi ona, “İşimiz makine mühendisleriyle ilgili olduğu halde sosyologlar aramamız seni şaşırtmış olabilir” deyince, genç öğrenci, Ali Şeriati, cevap bekler şekilde susmuştu.
Görevli, ona önce bir Asya-Afrika haritası göstermişti. Ürettikleri arabalar bazı şehirlerde çok satılıyorken, kimilerinde hiç alıcı bulamıyordu. “Bu şehirlerin sakinlerinin neden hoşlandığını ve bu arabaları niçin sevmediklerini araştırmak sosyoloğun görevidir,” demişti, “ki, mümkün olursa arabanın şekil ve rengini değiştirelim, yok olmazsa, onların zevklerini değiştiririz.”(1)
Batılılar, sosyolojik araştırmaları salt bilimsel kaygılarla yürütmez. Onlar bilgiyi daha çok bir yönlendirme ve hükmetme aracı olarak kullanır. Sömürgecilik faaliyetlerinde oryantalizm ve antropolojiden geniş ölçüde yararlandıkları meçhul değil. İlham aldıkları teorilerin başında da, A. R. Radcliffe-Brown ile Bronislaw Malinowski gibi antropologların geliştirdiği “yapısal-işlevselcilik” denilen kuram gelmektedir.
Yapısalcılık, basit ifadesiyle, her toplumun “kendi tarih ve gelenekleri çerçevesinde örgütlenmiş” yapı ve kurumlara sahip olduğunu ileri sürer. İşlevselcilik ise, bu yapı ve/veya kurumların siyasal, ekonomik ve toplumsal işlevleri bulunduğuna dikkat çeker. Bu iki tespiti bir araya getiren yapısal-işlevselcilik, sömürgecilere şunu öğretiyordu: Herhangi bir toplumu değiştirmek için o toplumun sahip olduğu yapılar yok edilmeli veya yerlerine başkaları ikame edilmeliydi. Bu durumda işlevler de otomatik olarak değişecekti. (2)
Evet, kurum ve yapılar değişince işlevler kendiliğinden değişir. Mesela, alfabe bir yapıdır. Batı alfabesinin kullanılmasının işlevi, Batı ülkeleriyle daha güçlü bir kültür alışverişini sağlamasıdır. Arap alfabesinin işlevi ise, Kur’an okumayı ve İslam kültürüyle irtibatı kolaylaştırmasıdır. İmam hatip lisesinin işlevi başkadır, genel liseninki başka. Sarıkla şapka farklı işlevlere sahiptir. Başörtüsünün işlevi başka, sergilenen saçlarınki daha başkadır. Arapça ezanın işlevi bütün müslümanlara yönelik bir çağrı olmasıyken; Türkçe ezan ancak Türkler’in anlayabileceği, Türkçe bilmeyenlerin ise tuhaf bir anons sayacakları bir duyurudur. Miladî takvimin işlevi ile hicrî takviminki birbirine zıttır. Hicrî takvimi
Sömürgeciler yapısal-işlevselciliği İslam toplumunu parçalamak ve cihat ruhunu yok etmek için kullandılar. Prof. Asaf Hüseyin özellikle ümmet bilincinin ortadan kaldırılması ve laikleştirmeye dikkat çeker: “İslamî siyasal kültürün dinamik temellerinden biri de ümmet kavramı idi. (...) sömürgeciler (...) milliyetçilik gibi batılı kavramların bu ülkelere girmesine yol açtılar. T. E. Lawrence gibileri, mesela, Araplar’ı Türkler’e karşı kışkırtmakta oldukça işe yaradı. Tam tersi olabilirdi oysa; Araplar’
Milliyetçilik, müslümanların Batı’ya karşı topyekün mücadele vermesini imkansız hale getirirken, Araplar’ın Osmanlı’ya ihanetini “millî bağımsızlık mücadelesi” olarak sunuyordu. Bugün milliyetçiliğin İslam ülkelerindeki işlevi, her devletin kendi iç sorunlarıyla boğuşur hale gelmesi ve bölünme riskinin sürekli bir tehdide dönüşmesinden başka bir şey değildir. Bir başka işlevi daha varsa bu, dış müdahaleler için gerekli manivelayı sağlamasıdır. Afganistan’da Peştu milliyetçiliği Özbek, Hazara ve Tacik milliyetçiliklerini kışkırtırken, aynı zamanda ABD’ye, müdahale için ihtiyaç duyduğu enstrumanı sunmuştur. Irak’a müdahalede kullanılan araç ise, Kuzey Irak’taki Kürt hareketiydi. Türkiye’deki PKK hareketi de, Anadolu topraklarına müdahalenin gerekçesini hazırlamaktadır.
Geçmişte de Turancılık, Rusya’ya karşı uygun bir enstrumana ihtiyaç duyan Almanya tarafından icat edilmişti. Ortaylı şunları yazar: “Özellikle Balkan bozgunu ve Arnavutluk’un da devletten kopmasından sonra, yeni iktidar çevrelerinin ideolojisi giderek pantürkizm olmaya başladı. Avrupa’dan atılıp, gözlerini Uzak Asya’ya çeviren Osmanlı seçkinlerinin imdadına gene bazı Alman doğubilimcileri yetişti. Ernst Jaeck adlı bir fahrî profesör Almanya tarafından pantürkizmin resmî yöneticiliğine teorisyen olarak atananlardandı. (...) 19. yüzyılın ikinci yarısındaki Türkçülük akımı aktif siyasal niteliği olmayan bir eylem biçimiydi. Oysa şimdi, Alman güdümündeki Osmanlı başkentinde, ülkeler fethine hazırlanan bir pantürkizm modası doğmuştu.”(4)
Pantürkizm ülkeler fethetmeye yetmedi, ama Erzurum’a kadar gelen Rus ordusu içinde Türk subay ve askerler bile vardı.
Turancılığa siyasal bir araç olarak Soğuk Savaş döneminde bir kez daha ihtiyaç duyulacaktı; Fakat artık Almanya’nın yerini ABD almıştı. 1989’da Sovyetler çökünce, Türkiye’de, Türkçülüğe değilse de, pantürkizme duyulan ihtiyaç bitmiş oldu. Ancak, ortadan kalkan bir ihtiyaç daha vardı: Türk milliyetçiliğinin İslamî niteliği ve sol karşıtlığı. Artık milliyetçilik Türkiye’de de, Arap ülkelerinde olduğu gibi solculaştırılabilirdi. Milliyetçiliğin Yeni Dünya Düzeni’ne uygun bir işlev görebilmesi için bu gerekliydi.
Yeni Dünya Düzeni’nin kendisine seçtiği düşman, hep söylendiği gibi, İslâm. İngiltere eski Başbakanı Margaret Thatcher’ın 12 Şubat 2002 tarihli The Guardian gazetesinde yayınlanan "İslamcılık Yeni Bolşevizmdir" başlıklı makalesi, bu bakış açısını yansıtan son görüş beyanı.
Yeni Dünya Düzeni’nde Türk milliyetçiliği solcu olabilir, ama İslamî nitelikte olamaz. Bahçeli ve Selçuk gibi isimler bu dönüşüm ya da revizyon görevini üstlenmiş bulunuyor. “Derin devlet”in MHP’yi iktidar yapıp “havasını indirdiğini” söylemek, Bahçeli’yi aciz fakat masum göstermekten başka bir şey değil. Bahçeli bu kadar acizse ve DSP’nin elinde adeta bir kuklaysa, neden MHP tabanı karşısında aciz değil? Türk siyasi hayatında parti tabanını Bahçeli kadar hiçe sayan bir başka parti lideri görülmedi. Bahçeli’nin “erkekliğe” gölge düşürdüğü de söylenemez. MHP tabanı değilse de Bahçeli, “erkek” olduğunu yeterince ispatladı. Kendi tabanına karşı sergilediği “erkeklik” kesinlikle tarihe geçecektir.
Devleti komünistleştirme ihtimali olmadığına göre, solculuğun İslam ülkelerindeki tek işlevi artık insanları laikleştirme olabilir. Bu, Türkiye’deki milliyetçiliğin solculaştırılması çabalarının yöneldiği amacı gösterir.
Laiklik bize Batılılar’ın bir hediyesi. Asaf Hüseyin’in belirttiği gibi, İslam dünyasındaki yapı veya kurumlardan biri de, dinin siyasetten ayrılmazlığı ilkesi ya da olgusuydu. Dinle devletin ayrı olmaması durumunda, devleti savunmak dini savunmak anlamına geliyordu. Palmer şöyle der: “Osmanlı İmparatorluğu’ndaki çürüme belirtilerini teşhis etmek kolay, ama nasıl bu kadar dayandığını anlayabilmek zordur. O canlılık ve hayatiyetin kaynaklarından biri kesinlikle, yönetici seçkinlerle ulema arasındaki Osmanlı İmparatorluğu’nun mutlak İslam olduğu yolundaki inançtı.” (5)
Din ayrı devlet ayrı sayılınca, cihad anlamsızlaşıyor, müslüman olmayan sömürgeci bir yönetim de
Gösterdiler, çünkü bundan büyük kazançlar elde ettiler.
Milliyetçilik sömürgecilerin İslam ülkelerindeki Truva atıdır, bir değer değildir. Milliyetçiliği bir değer
Müslüman toplumlar “Müminler ancak kardeştir” (7) ayet-i kerîmesini unutup parçalanırken,
"Allah'a ve ahiret gününe iman
Notlar:
1. Ali Şeriati, Medeniyet ve Modernizm, çev. Ahmet Yüksekoğlu, 4. b., İstanbul: Bir Yayıncılık, 1985, ss. 27-28.
2. Bkz. Asaf Hüseyin, Oryantalistler ve İslamiyatçılar, çev. Bedirhan Muhib, 2. b., İstanbul: İnsan Yayınları, ss. 20-22.
3. Hüseyin, a.g.e., s. 22.
4. İlber Ortaylı, Osmanlı İmparatorluğu’nda Alman Nüfuzu, İstanbul 1998, ss. 201-202.
5. Alan Palmer, Osmanlı İmparatorluğu: Bir Çöküşün Yeni Tarihi, 6. b., İstanbul 1997, s. 35.
6. Hüseyin, a.g.e., s. 23.
7. Hucurat, 49/10.
8. Mücadele, 58/22.